Yeni dünya düzeninde AB'nin rolü nedir?

e-Posta Yazdır PDF
Sayfayı Paylaş

Sayıları giderek artan uluslararası kurum ve anlaşmalarla belli başlı konulara dünya genelinde çözüm aranıyor. Bu zorlu konular arasında ekonomik, çevresel ve güvenlik konuları başta geliyor. Peki, yükselmekte olan yeni dünya düzeninde Avrupa Birliği’nin (AB) rolü nedir?

Dönüm noktaları:

    24 Ekim 1945: BM Sözleşmesi yürürlüğe girdi.
    Ekim 1947: Gümrük Bedelleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) imzalandı.
    3-14 Haziran 1992: Rio de Janeiro’da ilk dünya zirvesi toplandı.
    1 Ocak 1995: Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuruldu.
    11 Aralık 1997: Sera gazı emisyonlarını azaltmak için Kyoto Sözleşmesi kabul edildi.
    15-15 Aralık 1999: G20 maliye bakanları ve merkez bankaları başkanları ilk kez toplandı.
    14-15 Kasım 2008: G20 ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları küresel ekonomik ve malî krize ortak cevap bulabilmek için ilk kez bir araya geldiler.
    7-18 Aralık 2009: BM COP 15 iklim değişikliği konferansı Kopenhag’da düzenlendi.
    1 Aralık 2010: Avrupa Dış Eylem Servisi Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra hizmete açıldı.
    29 Kasım-10 Aralık 2010: BM COP 16 iklim değişikliği zirvesi Meksika’nın Cancun şehrinde toplandı.
    3-4 Kasım 2011: G20 zirvesi Fransa’nın Cannes kentinde toplandı.
    28 Kasım-9 Aralık 2011: BM COP 17 iklim değişikliği zirvesi Güney Afrika’nın Durban kentinde toplandı.
    4-6 Haziran 2012: BM “Rio+20” Sürdürülebilir Gelişim (3. Dünya Zirvesi) toplanacak.

Politika Özeti:

Ülkelerarası ve ülkelerarası dengelerde değişimin giderek birbirine bağımlı hâle geldiği, özellikle Çin’in ve diğer yükselen ekonomilerin yükseldiği bir dönemde Avrupa Birliği (AB) küresel yönetimde kendine bir rol arıyor.

“Küresel yönetim” nispeten yeni bir terim olmakla birlikte çok eski bir konuya atıfta bulunuyor:Egemen devletler arasında işbirliği ve zorlukların paylaşılması. Başlangıçta büyük oranda barış ve güvenliğe bağlı bu konular son yıllarda giderek daha fazla önem kazanıyor.

Şimdilerde gümrük indirimleriyle ilgili müzakereler, tarım ve mülkiyet hakları, ekonomik ve malî krizlerle mücadele, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik gibi çevresel sorunlar, terörle mücadele, nükleer yayılma, göç, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile salgın hastalıklar gibi sağlıkla ilgili riskler bu zorluklar arasında yer alıyor.

Uygulamada ise dayanışma, bu konularda Birleşmiş Milletler ve DTÖ gibi resmî kanallardan işbirliğinin artırılması hatta AB’nin bizzat kendisi üzerinden fikir alışverişinde bulunulması, iklim değişikliği ve biyo çeşitlilik konularında G8-G20 gibi hükümetlerarası konferanslar şekline gayri resmî toplantılar düzenlemesi üzerinden sürdürülüyor.

Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi ve AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün ortaklaşada hazırladığı raporda küresel yönetim geniş anşamda “uluslar arası düzeyde sorunların çözümü ve ortak eyleme katkıda bulunan bütün kurumlar, rejimler, süreçler, ortaklıklar ve ağlar” şeklinde tanımlanıyor.

Son yıllarda giderek çeşitlenen ulusal çıkarlar ve anlaşmaların elverişli şekilde uygulanması sırasında karşılaşılan zorluklar ve bazı alanlarda müzakerecilerin birbirlerine karşı hissettikleri güven eksikliği gibi sorunlar ön plana çıktı. Bazı liderler etkin bir çok uluslu işbirliğinin uygulama konulması noktasında bir isteksizliği bulunduğu uyarısında bulunuyorlar.

Bir büyük sorun ise “serbest uçuş” adı verilen bir fenomen ki bazı ülkelerin bazı belli konularda eylemin bütün yükünü çekerken bu girişimden sağlanacak çıkarın diğerleri arasında paylaşımı anlamına geliyor.

Bu konuda iklim değişikliği ile mücadele iyi bir örnek teşkil ediyor. CO2 emisyonlarının indirilmesinin ekonomik maliyeti ulusal ancak potansiyel çıkarlar küresel düzeyde paylaşılıyor.

Uluslar arası işbirliği kuruluşları ve forumları hâlen yükselişte. Bu şartlarda - ki çoğu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluştu – reformlar yapılması ve 21. Yüzyılın gerçeklerinin bu reformlara yansıtılması ana konulardan biri, özellikle Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen ekonomilerde…

Bu gelişmeler kapsamında G8’in G20’ye genişletilmesi ile DTÖ ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlarda değişiklikler ile BM ve BM Güvenlik Konseyi’nde reform çağırıları yer alıyor.

Bütün herşey Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bu yana meydana geldi. AB uluslararası ilişkilerde güçlü ve birleştirici bir kuvvet olma iddiasıyla ortaya çıkarak bu anlamda özellikle AB Dış Eylem Servisi’ni hizmete açtı.

Önemli konular arasında Avrupa hükümetlerinin tutumlarında eşgüdüm oluşturulabilmesi ve AB’nin çeşitli kuruluş ve forumlarda resmî temsil gücünün güncelleştirilmesi yer alıyor.

Ancak AB’Nin gelecek asırda etkin olacak iktidarların karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelip gelemeyeceği ve ABD, Çin, diğer yükselen ülkeler arasında yer alıp alamayacağı bilinmiyor.

Konu başlıkları:

Avrupa Dış Eylem Servisi

AB’nin dış politikadaki iddiaları Lizbon Anlaşması’nın Aralık 2009’da yürürlüğe girmesiyle birlikte daha da güçlendi. Yapılan yenilikler arasında hâlen İngiliz Barones Catherine Ashton’ın başında bulunduğu AB Dış İşleri Yüksek Temsilciliği’nin kurulması, Avrupa Komisyonu dış politikasının AB büyükelçiliklerinde tam anlamıyla temsil edilmesi ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (EEAS) açılması oldu.

Ancak o günden bu yana elde edilen sonuçlar biraz hayal kırıklığı oldu. Tekraren görünen o ki AB tek bir ses olabilme mücadelesi veriyor. Birliğin son Libya krizinde takındığı tavır Fransa, İngiltere ve Almanya öncülüğünde takınılan tavır pek de etkili olamadı.

AB ayrıca BM Genel Kurulu’nda tam temsiliyeti de garantileyemedi ve yükselen ekonomilere yer vermek amacıyla Avrupa ülkelerinin IMF ie Dünya Bankası’ndaki temsil gücü azaltıldı.

Bu durum bir dereceye kadar Avrupa’nın dünyada gerek demografi gerekse ekonomik nüfuz açısından giderek azalan etkisinin kaçınılmaz sonucu. Ama aynı zamanda bu durum AB’nin dış dünyadaki etkisinin birliğin dış politika ve diplomatik görev gücüyle de doğru orantılı.

EEAS ve AB ülkelerinin diplomatik servislerinin yıllık toplam maliyeti €8,005 milyon iken ABD bu iş için yılda €8,359 milyon harcıyor. İlâveten, üye ülkelerin diplomatik misyonlarında 55,400 ulusal düzeyde, 38,400 yerel düzeyde personel çalışırken ABD’de 21,800 ulusal, 6,000 yerel personel görev alıyor.

Ayrıca AB her yıl gelişme yardımı için €65,7 milyarlık fon ayırırken bunun €12,1 milyarı Avrupa Komisyonu geri kalanı üye ülkelerin bağışları ile karşılanıyor. Söz konusu rakam ABD’nin €22,5 milyarlık toplam gelişme yardımının neredeyse üç katı.

AB üye ülkeleri dış politikalarını birbiriyle uyumlu hâle getirmekte zorluk çekerken Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nde görevli uzmanlar “ayrıntılar üzerinde süregelen anlaşmazlıkların üye devletlerin Lizbon Anlaşması’nın dış politika ayağının etkin uygulanmasında pek de hevesli olmadıklarını” ortaya koyduğunu ileri sürüyor.

Ashton’ın liderliği genelde pasif kalmak şeklinde eleştiriye maruz kalıyor. Avrupa Parlamentosu (AP) Yeşiller/Avrupa Hür İttifak Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn-Bendit bu konuda ciddi eleştirilerde buunurken “Bize yalnızca kendi gündemini sunup sonra da kendi tanıştığı insanlarla ilgili bilgi veremez. Bu yeterli değil” şeklinde konuşuyor. Alman devlet adamları ise AB’nin parçalı ve ürkek diplomasisine eleştiriyorlar.

Bu sorunlar WikiLeaks belgelerinde de ifşa edilirken AB Dışişleri Komiseri Chris Patten’in konuyla ilgili sıkıntıları 2004 yılında bir Amerikalı diplomat ile görüştüğü ortaya çıktı. Belgelere göre Patten AB’nin gerçek bir güç olamayacağını çünkü her zaman pasif olmasa bile daha ihtiyatlı davranılmasını talep edecek bir üye ülke bulunacağını, böyle bir yaklaşım benimseyerek AB’nin aktif olmasının önüne geçeceğini söyledi.

Son Libya krizinde Fransa ve İngiltere gibi AB ülkeleri lider rol oynasalar da AB genel anlamda etkili olamıyor. Fransa daha en başında Ashton’ı gölgede bıraktı hatta Ashton’a karşı tavır aldı. Diğer üye ülkeler de – özellikle Almanya ve İtalya – Libya’daki askerî müdahaleyi pek de olumlu karşılamıyor.

Bu gelişmeler AB’nin kendisini dışarıda (gerek uluslar arası kuruluşlar gerekse de forumlar dâhil olmak üzere) uygun temsili hakkında pek de iyi işaretler vermiyor. Ancak bazıları Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden bu yana henüz iki yıl geçtiği ve EEAS’ın da bir yıl önce faaliyete başladığını ileri sürüyorlar.

EEAS Genel Sekreteri Pierre Vimont sabır çağırısında bulunarak Avrupa’da bütünleşme sürecinin ağır ama emin adımlarla ilerlediğini kaydetti.

Metnin tamamı için tıklayınız.

Kaynak: EurActiv

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile